İnsan; fikirleri, inançları ve eylemleri ile bir bütündür. Yahut öyle olması gerekir. Ancak ne yazık ki; çoğu zaman inanılan ile söylenilen ile yapılan arasındaki uçurum, içimizi kemiren bir çelişkiye dönüşür.
Dilimizde adalet, vicdan, dürüstlük, merhamet gibi kavramlar yankılanırken, hayatımızda bunları ne kadar uyguluyoruz? "Dürüstlük önemli" derken küçük yalanları normalleştiriyor, "iyilik her şeyden önce gelir" diye nutuk çekerken bir başkasının hakkını çiğniyor muyuz? Ya da "adalet mülkün temelidir" derken, güçlüden yana saf tutuyor muyuz?
Bu riyakarlık; sadece ferdi değil, toplumsal bir hastalıktır. Bugün cihanda gördüğümüz, şahit olduğumuz adaletsizliklerin, yolsuzlukların, zulmün zemininde; insanların dilinden dökülenle eyleme dönüştürdükleri arasındaki bu kopukluk yatıyor. Bir olay ve olgunun doğru olduğuna inanmak yetmez; ona göre yaşamak, o doğrultuda hareket etmek, hayat icra etmek gerekir.
Peki, insan neden inandığını yapmaz? Çoğu zaman korku, çıkar ya da alışkanlık bunun sebebidir. "Ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki?" düşüncesi, insanı pasifleştirir. Oysa gerçekten inandığın bir şey uğruna hareket etmezsen, aslında ona hiç inanmamışsın demektir.
İnandıkların ile yaptıkların arasındaki mesafeyi kapat! Çünkü eylemler, kim olduğunu belirler. Söylediklerin değil, yaptıkların seni tanımlar. Bir insan, ancak düşündüğü gibi yaşarsa kendisi olur. Aksi takdirde, neye inandığını sorgulamanın vakti gelmiş demektir.